zamanın bittiği yerde - Blogcu




zamanın bittiği yerde

SİZDE BLOG VEYA SİTENİZDEN GELİR ELDE ETMEK İSTİYORSANIZ ÜYE OLUN

SİZDE BLOG VEYA SİTENİZDEN GELİR ELDE ETMEK İSTİYORSANIZ ÜYE OLUN

18/11/2008 - GİDİYORUM

Kategori: edebi
Gidiyorum

İşte gidiyorum
Birşey demeden
Arkamı dönmeden
Şikayet etmeden
Hiçbirşey almadan
Birşey vermeden
Yol ayrılmış görmeden gidiyorum

Ne küslük var ne pişmanlık kalbimde
Yürüyorum sanki senin yanında
Sesin uzaklaşır her bir adımda
Ayak izin kalmadan gidiyorum

Gerdiğin tel kalbimde kırılmadı
Gönül kuşu şarkıdan yorulmadı
Bana kimse sen gibi sarılmadı
Işığımız sönmeden gidiyorum...


Söz: Barış Pirhasan
Müzik: Kazım Koyuncu-kemal Sahir Gürel
Albüm: Dünyada Bir Yerdeyim
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

18/11/2008 - KAZIM KOYUNCU

Kategori: edebi
ZUGAŞİ BEREPE (DENİZİN ÇOCUKLARI)((LAZCA))

Karadeniz müziği, Anadolu Rock, nitelikli müziğe inanlar, önemli bir ismi en verimli olabileceği dönemde yitirdi. Otuz üç yaşındaydı Koyuncu; yıllardır müziğin içinde olmasına karşın 2000'li yıllarda Gülbeyaz, Sultan Makamı gibi televizyon dizilerine yazdığı müziklerle ünlenmişti.

Karadeniz'in hırçın çocuğu diyorlardı ona; demokrasi adına atılan bir çok adımda müziğiyle, fikirleriyle yer alıyor; Fırtına Deresi'ne yapılacak santrali protestodan, insan hakları ihlallerine karşı çıkmaya kadar bir dolu etkinliğe destek veriyordu.

Müzikte de, birkaç halk müziği sanatçısının tekelinde kalmış Karadeniz bölgesinin müziğini, evrensel normlarda yayımlamayı deneyerek, önemli çıkış yapmıştı.

1972 Artvin/Hopa doğumlu Koyuncu, yirmi yaşında Dinmeyen adlı müzik grubu'na katılmış, 1993'de Mehmedali Barış Beşli ile, Lazca müzik yapmak amacıyla Şuku grubunu kurmuştu. İki arkadaş bir yıl sonra aralarına İlhan Karahan ve Metin Kalaç'ı da alarak grubun adını Zuğaşi Berepe (Denizin Çocukları) dönüştürmüş ve 1995 başında Va Mişkunan (Bilmiyoruz) albümüyle Lazca rockın ilk örneğini vermişti. Lazcayı yaşatmak amacıyla Lazca rock yapıyorlardı. Plak şirketleri ise bu soundu 'Soft Laz Rock' diye tanımlıyordu.

O günlerde grup elemanları Lazca dilinin yaşatılmasına rock yoluyla katkıda bulunmayı amaçladıklarını, rock müzikteki dinamizmle yöre insanının enerjisinin örtüştüğünü görünce heyecanlandıklarını anlatıyor, Lazca'nın rockın sert söyleyişine de uygun olduğunu belirtiyorlardı.

Dört yıl içinde Zuğaşi Berepe, kamuoyuna pek yansımasa da önemli işler yaptı ve konserlerle hedefini gerçekleştirmeye çalıştı. Bu etkinliklerden Brüksel konseri sırasında canlı kayıt edilen parçaları, kısıtlı sayıda bastırdıkları Bruxel Live (1998) adlı albümde bir araya getirdiler.

Gruptaki eleman sayısı arttıkça müzikal yapı da güçlenmişti. Kazım Koyuncu (vokal, akustik gitar), Cafer İşleyen (bass, vurmalılar, flüt), Gürsoy Tanç (elektrikli gitar), Uğurcan Sezen (klavye), Zülküfil Murat Dilek (davul), Metin Kalaç (kayıt) Lazcayı yaşatmanın yanında aşk şarkılarına katılan sert söylemli yapıtlar ve modern rock anlayışı üzerine oluşturdukları çizgiyle de kabul görmeye başlamışlardı.

Zuğaşi Berepe, Va Mişkunan albümünden dört yıl sonra İgzas (Gidiyor) adlı albümüyle bu çabayı listelere taşıdı. Yedi Lazca, bir Hemşince, bir de Türkçe sözlü parçadan oluşan albümün müzikal zenginliği, rockın çeşitli tonları arasında akıllıca gidip gelen sounduyla 1998'in en iyi yerli yapıtlarından biri oldu. Lazca'nın öne çıktığı kültürel bir misyonun yanında sıkı bir rock albümü özelliği de taşıyordu İgzas (Parçaların Türkçe anlamları kapakta verilmişti). Bu albümde Kazım Koyuncu (vokal, gitar), Cafer İşleyen (bass, vurmalılar, flüt), Gürsoy Tanç (gitar), Uğurcan Sezen (tuşlular), Zülfikil Murat Dilek (davul), Mahmut Turan (tulum), Metin Kalaç (kayıt), Mehmedali Barış Beşli'den (vokal) oluşan grubun, doğayı katledecek Çamlıhemşin'deki Fırtına Deresi'nin üzerine yapılacak santrale karşı kampanyayı desteklemesi de İgzas'ın diğer bir özelliğiydi.

Grup 2000'lerin başında dağılınca, kuruculardan Kazım Koyuncu yoluna tek başına devam etmeyi kararlaştırdı ve solo albümleri Viya (2002) ile Hayde'yi (2004) yayımladı. Anadolu Rock'a kayan soundla ürettiği müziği kısa sürede büyük ilgi görüp, yaptıkları geniş kitlelere tam ulaşmaya başlamıştı ki hastalandı Koyuncu. Akciğer kanserine yakalanmıştı.

Pes etmiyordu; tedaviyi sürdürürken Trabzonspor için marş bile yazmıştı. Ancak günden güne direnci zayıflıyordu; adına düzenlenen konsere çıkamamıştı. Sonunda 25 Haziran tarihinde ajanslardan şöyle bir başlık düştü: 'Karadeniz'in genç sesi sustu'

(..... Müziğe çocukken, ortaokul birinci sınıfta, Mandolin çalarak başladım. Sonra biraz gitara merak sardım. İstanbul'da universiteye geldikten sonra muzikle yoğun olarak ugraşmaya başladım. Profesyonel olarak 1992 yılından buyana muzikle ugraşıyorum. İlk muzik grubunu 92'de kurduk. "Dinmeyen" isminde Türkçe muzik yapan politik bir gruptu bu. ( 96'da "Sisler Bulvarı" adlı bir albüm yaptıktan sonra grubumuz dağıldı.) Dinmeyen'i kurduktan hemen sonra 93 yılında "Zuğasi Berepe (Denizin Çocukları)" isimli yeni bir grup kurduk. Yani hem "Dinmeyen" devam ederken hem de bu grup devam etti. "Zuğasi Berepe" ile 95'de "Va Mişkunan" (Bilmiyoruz), 98'de "İgsaz" (Gidiyor) isimli albumleri yaptık. Sonra 98'in sonunda "Zuğasi Berepe" de dağıldı. Ben o tarihten itibaren tek başıma muzik yapmaya devam ettim. "Salkım Söğüt" isimli bir proje vardı. Şuana kadar 4 tane çıktı. "Salkım Söğüt" projelerinin ikincisinde, 3 şarkıyla yer aldım. Ondan sonra 2001 yılında ilk solo albümüm "Viya"yı çıkardım......) - ( .... Bu arada; hiç başımızdan eksik olmayan gökyüzüne, günün karanlık saatlerine, ara sıra kopsa da fırtınalara, bir gün boğulacağımız denizlere, eski günlere, neler olacağını bilmesek de geleceğe, kötülüklerle dolu olsa bile tarihe, tarihin akışını düze çıkarmaya çalışan tüm güzel yüzlü çocuklara, Donkişotlar 'a, ateş hırsızlarına, Ernesto "Ç´e" Guevara'ya, yollara-yolculuklara, sevgililere, sevişmelere, sadece düşleyebildiğimiz olamamazlıklara, üşürken ısınmalara, her şeyden sıcak annelere, babalara ve tadını bütün bunlardan alan şarkılara kendi sıcaklığımızı gönderiyoruz. Kötü şeyler gördük. Savaşlar, katliamlar, ölen-öldürülen çocuklar gördük. Kendi dilini, kendi kültürünü, kendisini kaybeden insanlar, topluluklar gördük. Yanan köyler, kentler, ormanlar, hayvanlar gördük. Yoksul insanlar, ağlayan anneler, babalar, her gün bile bile sokaklarda ölüme koşan tinerci çocuklar gördük. Biz de öldük. Ama her şeye rağmen bu yeryüzünde şarkılar söyledik. Teşekkürler dünya. ...)

1972 - Hopa'da doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini Hopa'da tamamladı.
1989 - İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesine girdi.
1990 - Çağdaş Sanat Atölyesinde çalışmaya başladı.
1991 - Ali Elver ile birlikte Dinmeyen müzik topluluğunu kurdu. Aynı yıl Çağdaş Oyuncuların sahneye koyduğu ''Faşizmin korku ve sefaleti'' adlı oyunun müziklerini yaptı.
1993 - Mehmedali Barış Beşli ile Dünyanın ilk ve tek Laz rock toplulugu ''Zuğaşi Berepe''yi kurdu.
1995 - Zuğaşi Berepe ''Va mişk´unan''
1996 - Dinmeyen ''Sisler Bulvarı''
1998 - Zuğaşi Berepe ''Brüxel Live'' ve ''İgzas''
2000 - ''Salkım Söğüt 2'' adlı ortak çalışma
2001 - İlk solo albüm ''Viya''
2002 - Gülbeyaz dizi müzikleri
2003 - Kemal Sahir Gürel ile birlikte ''Sultan Makamı'' dizi müzikleri
2004 - İkinci solo albüm ''Hayde'' sanatçının popülaritesini daha da arttırdı.
Karadeniz müziğinin güçlü temsilcilerinden Fuat Saka,Volkan Konak ve Bayar Şahin ile birlikte düzenledikleri,büyük ilgi gören Hey Gidi Karadeniz KOnserler dizisininde öncülüğünü yaptı.
2004 ün sonlarında akciğer kanseri teşhisi konuldu ve tedavi görmeye başladı.25 Haziran 2005'de, 33 yaşında, tedavi gördüğü Amerikan Hastanesi'nde yaşamını yitirdi...
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

17/11/2008 - CANIM İSTANBUL

Kategori: edebi
CANIM İSTANBUL

Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar;
Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar.
İçimde tüten birşey; hava, renk, eda, iklim;
O benim, zaman, mekan aşıp geçmiş sevgilim.
Çiçeği altın yaldız, suyu telli pulludur;
Ay ve güneş ezelden iki İstanbulludur.
Denizle toprak, yalnız onda ermiş visale,
Ve kavuşmuş rüyalar, onda, onda misale.

İstanbul benim canım;
Vatanım da vatanım...
İstanbul,
İstanbul...

Tarihin gözleri var, surlarda delik;
Servi, endamlı servi, ahirete perdelik...
Bulutta şaha kalkmış Fatih'ten kalma kır at;
Pırlantadan kubbeler, belki bir milyar kırat...
Şahadet parmağıdır göğe doğru minare;
Her nakısta o mana: Öleceğiz ne çare?
Hayattan canlı ölüm, günahtan baskın rahmet;
Beyoğlu tepinirken ağlar Karaca Ahmet...

O manayı bul da bul!
İlle İstanbul’da bul!
İstanbul,
İstanbul...

Boğaz gümüş bir mangal, kaynatır serinliği;
Çamlıca'da, yerdedir göklerin derinliği.
Oynak sular yalının alt katına misafir;
Yeni dünyadan mahzun, resimde eski sefir.
Her aksam camlarında yangın çıkan Üsküdar,
Perili ahşap konak, koca bir şehir kadar...
Bir ses, bilemem tambur gibi mi, ud gibi mi?
Cumbalı odalarda inletir katibi mi...

Kadını keskin bıçak,
Taze kan gibi sıcak.
İstanbul,
İstanbul...

Yedi tepe üstünde zaman bir gergef işler!
Yedi renk, yedi sesten sayısız belirişler...
Eyüp öksüz, Kadıköy süslü, Moda kurumlu,
Adada rüzgar, uçan eteklerden sorumlu.
Her şafak Hisarlarda oklar çıkar yayından
Hala çığlıklar gelir Topkapı sarayından.
Ana gibi yar olmaz, İstanbul gibi diyar;
Güleni söyle dursun, ağlayanı bahtiyar...

Gecesi sümbül kokan
Türkçe’si bülbül kokan,
İstanbul,
İstanbul...

Necip Fazıl Kısakürek
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

2/7/2008 - AKDENİZ,LİKYA TURU

Kategori: SEYAHAT






FETHİYE;

Likya Kaya Mezarları :

   Şehir içinde Likya döneminden kalma M.Ö.4.YY. eserleri dikkati çeker. Bunlar,şehrin simgesi haline gelen doğal kayaya oyulmuş mezarlardır. Çok sayıda düzgün basamaklarla mezarların en güzel ve en görkemlisi olan Amintas’a ulaşılır. Bu mezar aşağıdaki düzlüktende kolaylıkla görülür ve yaklaştıkça,büyüklüğü karşısında duyulan hayranlık artar. İon stilinde ve tapınak türündedir. Soldaki sütunun orta kısmında, M.Ö.4.YY. alfabesi ile ”Herpamias oğlu Amintas” yazılıdır. Bu kişinin kimliği tam olarak bilinmemektedir.

   

    Lahit Mezarlar:

   İlçede görülmeye değer pek çok lahit mezar bulunmaktadır. Bunlardan en önemlisi PTT yanındaki Likya dönemine ait olanıdır. Yüzyıl kadar önce, Deniz içerisinde yükselen mezarın saygın bir görünümü vardır. İki katlı ön yüzünde dörtgen,ahşap kirişleri andıran oymalar ve gotik stili kemerli bir kapağı bulunmaktadır. Kapağın her iki yanı savaşları resmeden fresklerle bezenmiş olup, bunların kişinin yaşamı ile ilgili olduğu sanılmaktadır.

  

 

   Fethiye Kalesi :

   Şehrin güneyinde yükselen kalenin,Aziz  John’un şövalyelerine ait olduğu sanılmaktadır. Duvarlara oyulmuş birkaç yazı, tarihi belirsiz bir sarnıç dışında, tepenin doğu yüzünde küçük ve basit iki kaya mezarı bulunmaktadır.

   Fethiye Müzesi :

   Helenistik dönemden Bizans dönemine kadar Likya bölgesine ait birçok arkeolojik eserin sergilendiği bir müzedir. Ayrıca etnografya seksiyonu da bulunmaktadır.

   Telmessos Antik Tiyatrosu:

   Antik kaynaklar Telmessos’da büyük bir tiyatronun olduğundan bahsetmekteydi. Yapılan araştırmalarda bu tiyatronun, şehir merkezinde, limanın güneyinde olabileceğini teyit ediyordu.

   Zira zeminde tiyatronun varlığını gösteren kuvvetli bir iz mevcut değildi. Ancak tiyatro izlenimi veren, tiyatronun oturmuş olacağı alan Telmessos Tiyatrosu’nun burada olacağı kanısını kuvvetlendirmektedir.

   1993 yılında Fethiye Müze Müdürlüğü Başkanlığında yapılan sondaj kazılarında erezyonla dolmuş olan 3-4 metrelik toprak tabakası altında tiyatronun oturma sıraları bulunmuştur. Mahalli kaynaklardan temin edilen maddi yardımlarla 1995 yılına kadar sürdürülen çalışmalar sonucu tiyatrodan kalabilen tüm kalıntılar bugün gün ışığına çıkartılmıştır.

   Erken Roma döneminde inşaa edilen,M.S.2.Yüzyılda onarım geçiren tiyatronun 5000 kişi kapasiteli olduğu ve Bizans döneminde arena olarak kullanıldığı anlaşılmaktadır. Şimdiki haliyle 1500 kişinin kullanımına cevap veren Telmessos Tiyatrosu’nun onarımı için röleve projesi tamamlanmıştır.

   DİĞER AKTİVİTELER

   Şüphesiz ki Fethiye merkezi için en az 1 gününüzü ayırmanız gerekir. Kaya Mezarlarına yapacağınız gezintiyi sabah ya da ikindi vakti civarı yaparsanız daha rahat olacaktır. Size tavsiyemiz buralara yürüyerek gelmeniz. Çünkü bu bölge Fethiye'nin ilk yerleşim alanları. Artı fotoğraf çekimi için ışığı daha rahat kullanabilirsiniz.

   Fethiye halk pazarı salı günleri kurulmaktadır. En az 2 saatinizi bu pazar için ayırmanız gerekir. Pazarda Fethiye'nin kültür dokusu hakkında epey bir bilgi birikimine sahip olabilirsiniz. Bununla beraber fiyatların pazarlığa açık olduğunu göreceksiniz. Bölgenin yöresel çalgısı sipsi ve nerdek adı verilen nar ekşisinden alabilirsiniz.

   Paspatur Fethiye'nin gece hayatının yaşandığı bölgenin adıdır. Burada lokantalar, giyim mağazaları, hediyelik eşya satıcıları gibi birçok işyeri bulunur. Burada bir akşam yemeği tatilinizde güzel bir anı olarak kalacaktır.

   Yemeğinizi yedikten sonra kordon boyuna gezmeye çıkmanızı tavsiye ederiz. Burada ertesi günkü gezileriniz için bilgi toplayabilirsiniz. kahvenizi müzik eşliğinde yudumlayabilirsiniz.

   Eğer zamanınız yeteri kadar varsa Fethiye'yi tepeden bakmak istiyorsanız Karagözler Mahallesi'ne  çıkmalısınız.  Belediyenin o alanda yol kenarlarına yaptığı masalara oturup Fethiye'yi seyredebilirsiniz.

   ÖLÜDENİZ;

ÖLÜDENİZ

   Fırtınalı bir günde ,Yediburunlar önlerinde bir baba ile oğulun gemisini yakalamış azgın sular, fırtınalar.

   Oğul bilirmiş buraları çünkü Belcekız adında yörede yaşayan bir kıza sevdalıymış.Kayalara yaklaşırlarsa bir koya girebileceklerini ve fırtınadan kurtulacaklarını söylemiş babasına.Baba ise kayalara çarpıp parçalanacaklarını,buralarda koy olmayıp yalçın kayalıklar bulunduğunu iddia eder dururmuş.Aralarında öyle şiddetli bir itiş-kakış başlamış ki,baba tam kayalara çarpacaklarını sandığı an,oğlunu bir kürek vuruşuyla denize atıp dümene geçmiş.Bir de bakmış ki deniz dönüyor,dümdüz,çarşaf gibi bir koya dönüşüyor.

   Baba gemisiyle bu koya sığınmış.Gemisi ve yükleri kurtulmuş ama oğlunun da ölüsüne yanmış tutuşmuş.Günlerce yas tutmuş,denize ağlamış.Gözyaşları,haykırışları boncuk boncuk kumsallardan sekerek karşı yamaçları sarmış. Belcekız sevgilisinin öldüğünü duymuş ve kendisini denize atarak sevgilisine kavuşmayı düşlemiş. O günden sonra, Oğulun öldüğü yere Ölüdeniz ve kızın öldüğü yere de Belcekız denmiş.

   “Tanrının Dünyaya Bağışladığı Cennet” olarak nitelendirilen Ölüdeniz, yaklaşık 3 km’lik bir kumsala sahip bulunmaktadır. Ölüdeniz’de açık ve koyu mavinin,açık ve koyu yeşilin iç içe geçtiği bir renk armonisi içinde bulunmanın doyumsuz tadı , yılın on ayında ılık ve durgun suyu ile doğal lagün görünümündeki doğası Ölüdeniz’in yerli ve yabancı turistler tarafından yoğunlukla tercih edilmesinde en büyük etkendir. Fethiye şehir merkezinden 15 km uzaklıkta bulunan Ölüdeniz ve Belcekız Plajı birbirlerinden Kumburnu ile ayrılır.

   Bu bölge aslında 3 parçaya ayrılabilir. Ovacı Köyü, Hisarönü ve Ölüdeniz. Ovacık Köyü ve Hisarönü eğlence merkezleri ve otellerin bulunduğu yerlerdir. Özellikle Hisarönü eğlence ve alışveriş için son derece güzeldir. Ayrıca ertesi günün planını yapmak için size epey bilgi verecek acenteler bulabilirsiniz.

   Ölüdeniz bir plajdan beklediğiniz bütün imkanları size sunar. Kano ile gezinti, kafeteryaları, plaj voleybolu, sürat tekneleri gibi aklınıza gelebilecek aktivitelere katılabilirsiniz. Ayrıca Ölüdeniz girişinde acentelerle anlaşarak Babadağ'ından paraşütle atlayarak Ölüdeniz'in eşsiz güzelliğini fotoğraflayabilirsiniz.

   Ölüdeniz'de bir gününüzü tekneyle gezintiye ayırmanız gerekmektedir. Özellikle bu gezintiyi yapmanızı tavsiye ederiz. Bu teknelerle Kelebekler Vadisi, Snt. Nicholas Adası gibi eşsiz bölgeleri görebilirsiniz. Snt Nicholas Adası'na çıkıp etrafı fotoğraflamanızı isteriz. Çünkü bu gibi görüntüleri her zaman bulamayabilirsiniz. (Not:Snt. Nicholas Adası'na giriş ücretlidir.)

   Ölüdeniz’e Fethiye şehir merkezindeki Minibüs garajından sabahın erken saatlerinden gecenin geç saatlerine kadar düzenli olarak kalkan dolmuşlarla ve Ölüdeniz Belediyesinin günde  4 kere düzenlediği otobüs seferleri ile ulaşılabilir. Ayrıca özel araçlar, seyahat acentelerinin düzenlediği turlar ve kiralık araçlarla da beldeye ulaşım mümkündür.(Not:Ölüdeniz Plajı'na giriş ücretlidir.)

 

KAYAKÖY:

KAYAKÖY

   Fethiye’ye 8 km uzaklıkta bulunan Karmilassos antik şehri üzerinde 14.Yy’dan başlayarak kurulmuş eski bir Rum yerleşimi olan Kayaköy’ün geçmişi MÖ.3000’lere kadar gitmesine rağmen antik dönem kalıntılarından günümüze MÖ 4. YY!a tarihlenen az sayıda lahit ve kaya mezarları ulaşmıştır.Kayaköy’ün eski adı Levissi’dir. Kayaköy’de her biri 50 m2  den büyük olmayan ,manzara ve ışık açısından birbirinin önünü kapatmayan ,genellikle alt katları kiler görünümünde ikişer katlı ve girişte çatıdaki yağmur sularının toplandığı zemin altı sarnıçların olduğu,3500-4000 konut bulunmaktadır.Konutların yanı sıra evler arasına serpiştirilmiş çok sayıda şapel,iki büyük kilise,bir okul ve bir gümrük binası yer almaktadır.

   1922 Yılına kadar yaklaşık 25.000 nüfusu, tümüyle yöre taşından yapılmış tipik Akdeniz mimarisi özellikleri taşıyan 4000 konutu, okulları kütüphanesi, irili ufaklı kiliseleri, yüzlerce iş atölyesi,hastaneleri,eczaneleri ile yüksek bir ticari, sosyal ve kültürel yaşam çizgisini yakalamıştır. 1922 yılında Türk ve Yunan hükümetleri arasında imzalanan bir “nüfus değişimi” anlaşması uyarınca, Kaya Köyü’nün Rum ahalisi ile Batı Trakya’da yaşayan Türk ahali karşılıklı olarak yer değiştirmiştir.1923 yılından sonra Batı Trakya’dan gelen yeni sahiplerince tamamen terk edilen Kaya Köy,bugün hayalet şehir görünümündedir. Kaya köyü restore edilerek örnek bir ”Dostluk ve Barış Köyü” olması için çabalar halen sürdürülmektedir.

   Kayaköy için bir yarım gününüzü ayırmanız gerekir. Ya sabahtan öğlene kadar ya da öğleden akşama kadar. Buraya gelince öncelikli olarak şehir içinde bir geziye çıkınız. Geziniz bittiğinde ya öğlen ya da bir akşam yemeği tavsiye ederiz. Ayrıca şehrin bir kenarında küçük bir müze var. Lütfen burayı gezmeyi unutmayın. Şehir mübadele edildikten sonra toplanan parçalar burada saklanıyor.

    Ayrıca burada bulunan haralardan at kiralayıp gezi yapabileceğinizi unutmayın. Eğer Kayaköy'ün uç tarafına (yamacın ucuna) giderseniz Ölüdeniz'in eşsiz güzelliği sizi bekliyor. Bu güzelliği seyretmekten kendinizi alıkoymayın. Öğleden sonra gitmeniz halinde fotoğraf çekimi için bulunmaz kareler sizleri bekliyor.

   Ama Gemini Plajı'na buradan yani Kayaköy'ün den gidildiğini unutmayın. Ayrıca Snt. Nicholas Adası'nın da Gemini Plajı'nın karşısında olduğunu bilin. Tavsiyemiz sabah vakti Kayaköy'ü gezip, öğle vakti Gemini Plajı'na gidip, akşam üzeri dönüşte yemeğinizi Kayaköy'ün de  yiyebilirsiniz. (Not:Gemini Plajı'na Kayaköy'den yürüyerek gitmeniz sizin için sıkıntılı olabilir)

SAKLIKENT;

SAKLIKENT

   Fethiye-Antalya kara yolu üzerinde, Akdağ’ın eteklerinde kayalar içinde yer alan Saklıkent, yaz aylarında Fethiye’lerin vazgeçilmez bir piknik alanı olmanın yanı sıra yerli ve yabancı turistlerin de uğrak yeridir. Yüzyıllardır akan kar sularının açtığı ve yaklaşık yüz metre yüksekliğinde ve 18 km uzunluğundaki kanyona nehir üzerindeki sarp kayalara demir çubuklar çakılarak yapılmış ahşaptan bir köprüden girilmektedir. İçeriye girildiğinde kayalardan adeta fışkırırcasına akan ve sıfır noktasından bir nehre dönüşen sular karşılar ziyaretçileri. Ağustos ayının 40 derecelik sıcağında üşütecek serinlikteki bu olağanüstü güzellikler arasında yenecek bir alabalığın tadı uzun süre unutulmayacak güzelliktedir.

   Saklıkent'e yani kanyona girdiğinizde 100 metre kadar ahşap köprüler üzerinde ilerlersiniz. Sizi küçük bir adacık karşılar. Bu adacığın etrafı dipten fışkıran sular bulursunuz. Bu suların üzerine köşkler yapılmış olup dinlenebilirsiniz. Devam etme kararı alırsanız sizi esrarengiz bir yolculuk bekliyor demektir. 18 km uzunlukta bir kanyon. Bazı noktalarda gökyüzünü göremezsiniz. İlerlemek için kayalara tırmanarak gitmeniz gerekir.

   Kanyon'dan çıktığınızda sizi bir halk pazarı karşılar. Burada yöreye uygun baharat, meyve ve hediyelik eşyalar satılır. Satılanlar pazarlığa açıktır. Tavsiyemiz mısır inciri adı verilen meyveden yemenizdir. Son derece güzel bir tadı vardır. Dikenlerine dikkat edin.

   Ayrıca burada ağaçların gövdelerine yapılmış evleri göreceksiniz. Burada son derece güzel bir akşam geçirebilirsiniz. Yine burada Saklıkent ırmağında rafting yapabilirsiniz.

 

TLOS;

TLOS ANTİK KENTİ

   Eşen çayı’nı takip edip güneye doğru yönelince Yakaköy ve Döğer köyleri arasındaki Tlos antik şehrine ulaşılır. Tlos kenti Xanthos, Pınara, Krafos ve Tlos kardeşlerden Tlos adına kurulmuş, zamanla Likyalıların altı önemli kentinden birisi haline gelmiş.

   Efsaneye göre:

   Kazara avda kardeşini öldüren genç ve yakışıklı Bellerophon ülkesini terk etmiş. Gittiği ülkenin Kralının karısı Likya ülkesinin kralının kızı imiş. Kadın bu genç ve yakışıklı delikanlıya gelir gelmez aşık olmuş ama aşkına karşılık bulamamış. Hırsından şaşırmış ne yapacağını ve kral kocasına şikayet etmiş Bellerophon’u namusuna göz dikti diye. Kral konuğu olan yabancıyı öldürmek istememiş ve eline üstünde ölüm işaretleri olan bir mektup vererek Likya Başkentinin Kralı olan kayınpederine göndermiş genci.

   Likya Kralı damadının gönderdiği konuğu günlerce ağırlamış şenliklerle toylarla. Günler sonra damadından gelen mektubu açmış. Mektupta olayı anlatan damadı gencin öldürülmesi gerektiğini yazıyormuş. Likya Kralı evine gelen konuğu öldüremezmiş,yakışmazmış krallığına. Sonunda kendince bir çözüm bulmuş

   Likya ülkesini tehdit eden bir canavar varmış. Likya kralı ağzından alevler saçan, aslan başlı, keçi gövdeli, yılan kuyruklu bu canavarı öldürmesini istemiş Bellerophon’dan. Hiçbir şeyden habersiz olan genç kendisine türlü hürmet gösteren yaşlı kralı kıracak değil ya kabul etmiş bu isteği.

   Bellerophon gitmiş kahinlere danışmış. Kahinler de gence tapınağa gidip orda bir gece geçirmesini söylemişler. Tanrılara adaklar adamasını da tavsiye etmişler.

   Tapınakta uyuyan gencin güzelliğine dayanamayan Tanrıçalar ona Pegasus’un gemini vermişler.Pegasus uçan bir atmış, bakanı taşa çeviren yılan başlı kadının kesilen başının kanlarından doğmuş.

   Bu atı tanrıçalar, sanat perilerine vermiş ve Pegasus da sırtına sadece bu perileri ve sanatçıları bindirmiş bundan sonra.

   Belerophon, elinde tanrıçaların verdiği gemle Pegasus’u aramaya koyulmuş. En sonunda bir pınarın başında Pegasus’u görmüş. Gemi atın başına atmasıyla atın sırtına binmesi bir olmuş.

   Bellerophon,Pegasus’la göklerden aşağı inerek canavar Şimera’ya saldırmış. Canavarla savaşı günlerce sürmüş. Bellerophon’un attığı okların kurşun uçları canavarın ağzından çıkan alevlerde eriyerek boğazını kapatmış ve canavar ölmüş.Likya Bölgesi de Bellerophon sayesinde bu canavardan kurtulmuş.

   Canavarı öldürdükten sonra, Likya kralı genci Amazonların üstüne göndermiş. Bu işi de başaran Bellerophon kendisine verilen daha birçok güç işi başarmış. Bu süre içinde suçsuzluğu anlaşılan genci, Likya Kralı küçük kızıyla evlendirmiş kendine damat yapmış.

   Kazandığı başarılardan başı dönen Bellerophon bir süre sonra Olimposlu tanrıları küçük görmeye başlamış. Buna kızan Tanrılar da bir at sineği göndererek Bellerophon’un atı Pegasus’u sokmasını sağlamışlar. Canı yanan at üstündeki genci şahlanarak üstünden atmış. Göklerden yuvarlanan Bellerophon toprağa düşmüş ,topal ve kör olmuş. Bir müddet bu şekilde yaşadıktan sonra, kimseden habersizce ölmüş.

   İşte Bellerophon ve tüm kahramanlık hikayeleri Tlos’ta kaya mezarlarına oyulan kabartmalarla anlatılmış insanoğluna. Efsane böyle...

   Likya Bölgesinin en eski yerleşim alanlarından birisi olan Tlos’un adı Likya yazıtlarında TLAWA olarak geçmekte idi. Kentin adına, MÖ 14.YY Hitit belgelerinde ‘Lukka Topraklarındaki Dlawa’ olarak söz edilmektedir. Akropol, kuzey doğusunu dik uçurumların oluşturduğu bir tepenin üzerine kurulmuştur. Tepenin doruğunda daha eski kalıntıların tamamını gözlerden gizleyen, Osmanlı dönemine ait bir kalenin, 14.YY da bölgeye hakim olduğu sanılan Kanlı Ali Ağa tarafından yaptırıldığı söylenmektedir. Kalenin altında, doğu yamacında Likya devri duvar kalıntıları, güneyde ise daha sonraki, Roma döneminin duvarcılık örneklerinden birini oluşturan bir sur bulunmaktadır. Aynı tepenin üzerinde gruplar halinde Likya tipi kaya mezarları göze çarpmaktadır. Taş bloklar halinde aşağıya doğru sıralanan oturma yerleri ile stadyum, surların hemen güneyinde yer alır. Harabelerin en güneyinde biraz doğu tarafına doğru hamam kalıntıları, hemen yanında da Paleasta ve gymnasium kalıntıları bulunmaktadır. Doğudaki geniş meydanda yerleşmiş olan Tlos’un agorası 9 metre genişliğinde, batı yüzündeki duvarında yarım düzineye yakın kapıların bulunduğu uzun bir yapıdır. Yine aynı meydanın doğusunda çok iyi korunmuş durumdaki Tiyatro v tiyatronun kuzey duvarının altında,  yazıtının ancak bir bölümü görülebilen “IZRARA ANITI” görülebilmektedir.

   Akropol tepesinin ön cephesinde oyulmuş sayısız mezarlardan en önemlisi, hiç kuşkusuz kanatlı atı Pegasus’un üzerinde üç başlı canavar Chimera ile savaşırken resmedilmiş ‘Bellerophontes’ mezarıdır. Giriş ve alınlığı arasında iki dörtgen sütunun yer aldığı bu tapınak mezarın ana mezar odasının duvarı üç bölümlüdür. Ortada süslerle bezenmiş bir kapı motifi ve her iki yanda da mezar odasına girilen asıl kapılar bulunmaktadır. Yan taraftaki bu kapılar eşik görevi yapan ve ön yüzlerinde at motifleriyle bezeli birer kabartma bulunan bloklarla,yerden 90 cm yükseltilmiştir. Girişteki sol duvarın üstünde ise Bellerophontes uçan at Pegasu üzerinde Chimera ile savaşırken resmedilmiştir.

ŞİRİNCE;

Şirince, İzmir'in Selçuk ilçesine bağlı ve Selçuk'a 8 km. mesafede tarihi mimarisi korunmayı başarılmış turistik bir köydür.

Özgün adı olan Kırkınca'nın efsanevi bir çağda dağlara vuran kırk kişiye atfen verildiği rivayet edilir. Rum telaffuzunda Kirkice, Kirkince ve nihayet Çirkince gibi biçimler alan bu ad, Cumhuriyet'in ilk yıllarında dönemin İzmir valisi Kazım Dirik'in talimatıyla Şirince şeklinde resmileştirilmiştir.

19. yüzyılda, özellikle ihracata yönelik incir üretimiyle ünlü, 1800 haneli bir Rum kasabasıydı. 1923'te Türkiye-Yunanistan Nüfus Mübadelesi sonucu Rumların ayrılmasıyla (çoğu Katerini'nin Nea Efesos köyüne yerleşmiştir), Kavala'nın Müştiyan (Moustheni) ve Somokol (Domatia) köylerinden gelen mübadillerle iskân edilmiştir. Köyün evvelce bağcılık, şarap üretimi ve zeytinciliğiğe dayalı olan ekonomisi, bir tütün bölgesinden gelen yeni sakinlerinin elinde bir süre sekteye uğramış, ancak son yıllarda artan turistik önemine paralel olarak, bu sektörler yeniden gelişmeye başlamıştır. Bağcılık ve zeytinciliğin yanısıra, şeftali, incir, elma, ceviz yetiştirilir. 1950'li yıllarda 2000-3000 civarında iken sonradan 700'e kadar düşen köy nüfusu, 1990'lı yıllardan itibaren turizmin gelişmesiyle birlikte tekrar yükseliş eğilimi içine girmiştir. Köyde halen bazı Rum evleri pansiyon olarak hizmet vermektedir.

Şirince'de imal edilen ve pazarlanan değişik şarap türleri Türkiye çapında ün kazanmıştır.

Köy içinde harap durumda olan iki Rum kilisesi bulunmaktadır.

 

 

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

2/7/2008 - LİKYA BÖLGESİ EFSANELERİ

Kategori: SEYAHAT

Efsaneler

LİKYA EFSANELERİ

          Fethiye’nin Osmanlı dönemindeki adı Meğri. Likyalılar ise kente Telmessos adını vermişler. Kenti Güneş Tanrısı Apollon’un kurduğuna inanılıyor. Fethiye yada eski adıyla Telmessos Likya döneminde önemli bir kehanet merkezi. Kehanet babadan oğula geçen bir ayrıcalık. Telmessos’lu kahinler kehanette bulunacakları zaman kayaların üstüne çıkar Akdeniz’in mavi sularından ilham alırlarmış. Belki de bu yüzdendir ki Fethiye’ye ait efsaneler oldukça fazladır.

TELMESSOS

          Likyalılar yani kenti ilk kuranlar zamanında Telmessos olarak anılırmış kent demiştik. Kenti körfezin bittiği yere, Güneş Tanrısı Apollon kurmuş. Likyalı Tanrı Apollon, Finike Kralı Agenor’un küçük kızına aşık olmuş. Çekingen ve utangaç bu küçük kızın yanına yaklaşabilmek için küçük sevimli bir köpek kılığına girmiş Apollon. Bir tanrı olduğu için ölümlü bir insanoğluna sevgisini açıklamaktan çekiniyormuş Apollon. Kıza bağlı sadık bir köpek olmakta bulmuş çareyi. Kız kendisine alışınca genç bir delikanlıya dönüşmüş ve  kızın sevgisini kazanmış, evlenmişler. Bu evliliklerinden bir oğulları olmuş,adını da Telmessos koymuşlar. Kenti kuran Apollon da kente oğlu Telmessos’un adını vermiş.

GEMİLER ADASININ PRENSESİ

          Kayaköy yakınlarındaki Gemiler Koyunda eskiden genç kızlar dokudukları kumaşları yıkarlarmış. Bu kumaş yıkama zamanı yörenin genç kızları için bir eğlence, bir şölen niteliği taşırmış. Genç kızlar, denize atılan kumaşlarla deniz içinde oynaşırlar, bir ucundan tutulan kumaşlar adaya kadar uzatılır, kimin kumaşı adanın karasına önce değerse, onun muradı önce gerçekleşirmiş.

          Çok önceleri adada güzelliği dillere destan bir genç kız yaşarmış. Babası kral olan bu kızın güzelliğini gören ülkenin delikanlıları, hemen kıza aşık olurlarmış. Aşkları karşılıksız kalan bu gençler canlarına kıyarlarmış. Kral bu duruma o kadar üzülüyormuş ki, en sonunda kızının halka görünmesini yasaklamış. Denizi çok seven güzel prenses babasının yaptırdığı üstü kapalı bir galeriden denize iner, yüzermiş.

ÖLÜDENİZ VE BELCEKIZIN ÖYKÜSÜ

          Fırtınalı bir günde, Yediburunlar önlerinde bir baba ile oğulun gemisini yakalamış azgın sular, fırtınalar.

          Oğul bilirmiş buraları çünkü Belcekız adında yörede yaşayan bir kıza sevdalıymış. Kayalara yaklaşırlarsa bir koya girebileceklerini ve fırtınadan kurtulacaklarını söylemiş babasına. Baba ise kayalara çarpıp parçalanacaklarını, buralarda koy olmayıp yalçın kayalıklar bulunduğunu iddia eder dururmuş. Aralarında öyle şiddetli bir itiş-kakış başlamış ki, baba tam kayalara çarpacaklarını sandığı an, oğlunu bir kürek vuruşuyla denize atıp dümene geçmiş. Bir de bakmış ki deniz dönüyor, dümdüz, çarşaf gibi bir koya dönüşüyor.

          Baba gemisiyle bu koya sığınmış. Gemisi ve yükleri kurtulmuş ama oğlunun da ölüsüne yanmış tutuşmuş. Günlerce yas tutmuş, denize ağlamış. Gözyaşları, haykırışları boncuk boncuk kumsallardan sekerek karşı yamaçları sarmış. Belcekız sevgilisinin öldüğünü duymuş ve kendisini denize atarak sevgilisine kavuşmayı düşlemiş. O günden sonra, Oğulun öldüğü yere Ölüdeniz ve kızın öldüğü yere de Belcekız denmiş.

PINARA

          Phoenix diye bir kuşun varlığına inanırlarmış eski Likyalılar ve bu inancın en yoğun şekilde yaşandığı yer ise Pınara imiş Likya’da. Likya inanışlarına göre, ölen insanın ruhu başka bir canlıya, özellikle de kuşa dönüşür uçar gidermiş. Vücudu ise kalırmış öylece. Bir de bu inanışı ölümsüzleştiren Phoenix adlı bir kuş varmış. Rengarenk tüyleri, altın gibi parlayan kanatları, sevimli bakışları ile ölümsüz bir kuşmuş. Hep güneşe doğru uçar, yaklaşınca güneşin ışınları ile yanar, külleri yere dökülür, dökülen küllerinden yeniden doğar ve güneşe doğru uçarmış. Bu böyle ölümsüzlüğe doğru,sonsuzluk içinde devam eder, dururmuş. Phoeniks görünmeyen bir kuşmuş. Bunun yerine ölenin ruhunun görünen, insana yakınlığı ile bilinen güvercin biçimine dönüştüğü düşünülürmüş. Çeşit çeşit renkleri, adları ile her güvercin ölen bir insanın ruhuna bürünür, gelir anıt mezara konar, orada yaşarmış. Yaşadığı yer ölmeden önce yaşadığı eve benzemeli, aynısı olmalıymış ki yabancılık, zorluk çekmesin. Bir kuş biçiminde yaşamaya devam eden kral, kraliçe, soylu ya da herhangi bir kentli, anıtmezarından tüm kentle birlikte yaşamını devam ettirdiği gibi,kentlinin aynı zamanda denetleyicisi, gözcüsü durumundaymış. Kentte yaşayanların iyi olmaları için yardımcı olur, tanrılara yakarışlarda bulunurmuş.

XANTHOS

          Xanthos, Likya ülkesinin başkenti imiş. Bugüne kadar tespit edilebilenleri ile yaklaşık elli yada altmış kent devleti Xanthos’a bağlıymış. Aynı zamanda, Xanthos, Likya devletinin, Likya kültürünün merkezi durumunda imiş. Tarihçi Herodot’un anlattıklarına göre; “Pers ordusu başlarında komutanları Harpagos olduğu halde ,Xanthos Ovasına indiği zaman, Xanthoslular bitmez tükenmez kuvevtlere karşı, az sayıda güçleri ile dövüştüler ve yiğitlikte nam saldılar ama yenildiler. Kadınlarını, çocuklarını, hazinelerini, kölelerini kaleye doldurdular. Alttan ve yandan ateşe verdiler öyle ki yangın kaleyi yerle bir etti. Bundan sonra birbirlerine korkunç yeminlerle bağlanarak, düşmene saldırdılar. Savaşta tek kişiye varıncaya kadar, savaşarak öldüler. Bu ateşten yalnızca başka yerlerde bulunan Xanthoslular kurtulabildiler. Onlar şehri baştan kurdular.”

ARAXA

          Leto, Tanılar Tanrısı Zeus’un aşkıdır.Sarı saçları topuklarını döven Leto’ya aşık olur Zeus.

          Çapkın Zeus’un Leto’ya olan aşkını farkeden, kıskanç eşi Hera, Leto’yu rahat bırakmaz. Buna rağmen Leto Zeus’tan hamile kalır. Zeus’un karısı Hera, Leto’nın Zeus’tan olacak çocuklarını doğurmaması için elinden geleni ardına koymaz. Tanrıça Leto, Hera’nın gazabından korunmak için oradan oraya kaçar. En sonunda sürgün yaşamı Likya’da son bulur. Eşen Ovasının batı ucundaki Patara kentinde bir ağaca yaslanarak ikiz çocukları Apollon ile Artemis’i doğurur. Doğan çocuklarını Hera’nın şerrinden korumak için dağlara kaçar. Bir pınar başında çocuklarını yıkarken, çobanlar tarafından kovulur. Daha sonra kurtların yol göstermesiyle, Xanthos Çayına ulaşan Leto,burada susuzluğunu giderir,çocukları Apollon ve Artemis’i yıkar.Burası Xanthos Irmağının doğduğu, ovanın kuzeyindeki Araxa’dır. Bu sebeple, Xanthos Çayı, Likyalı tanrı Apollon ve Artemis’in yıkandığı sular olarak kutsal sayılmıştır.

PATARA

          Kumlar altında kalan, istila edilmiş Patara Tanrı Apollon ve Tanrıça Artemis’in doğdukları topraklar. Akdeniz’in taşkın suları ve kumlar altında kalan limanlar, kıyılar ve ovalar...

          Nedendir bilinmez Denizler Tanrısı Poseidon kızmış bir gün Likyalılara, belki de sunaklarında kurbanlar kesilmediği için. Denizlerin, dalgaların, nefesi, hakimi imiş ya Poseidon, Likyalıları cezalandırmak için, kükreyip çıkmış denizlerin dibindeki sarayından. Üfledikçe fırtınalar kopmuş, dalgalar tepeleri aşmış, ovanın içine dek girmiş. Denizden karaya doğru gelen fırtınadan zayi olmuş tüm Xanthos Ovasının ürünü, bereketi.

          Fırtınalar böyle güçlü, günlerce devam etmiş ama Poseidon’un öfkesi durulmak bilmiyormuş. Likyalıların önderleri, anaları toplanmışlar, adaklar adamışlar sunaklarında kurbanlar kesmişler dinsin diye öfkesi Poseidon’un. Poseidon sakinleşmemiş, tüm sahiller ve Patara kenti sular, kumlar altında kalmış.

          Telmessos’taki kahinlere danışmışlar sonra, Tüm kahinler bir araya gelmişler ve sonunda bir karara varmışlar. “Tüm Eşen oVasının kızları, kadınları, Patara’dan batıya doğru el ele tutuşup dizilsinler. Yüzlerini denize dönüp, eteklerini kaldırarak, donlarını sıyırsınlar. Utanan Poseidon üflemekten vazgeçer, sarayına çekilir, Xanthos Ovası, Likya halkı da kurtulur” demişler.

          Tüm kentlere yayılmış bu haber. Xanthos ovasının bütün kadınları, kızları akın akın inmişler Patara sahiline. Fırtınaya karşı gelmek çok zormuş ama onlar sıralanmışlar el ele kilometrelerce.

          Kadınlar dizilince sahil boyunca el ele, çıkarmışlar donlarını denize, Poseidon!a atmışlar. Öylece beklemişler bir müddet. Utanmış Tanrı Poseidon, bakamamış kadınlara kızlara, homurdanarak denizin dibindeki evine çekilmiş.

          Fırtınalar durmuş, deniz sakinleşmiş, ovadan çekilmiş, canlanmış Xanthos ovası. Doğanın dirildiğini gören kadınlar çekilmişler ovanın içlerine, yerlerine yurtlarına doğru. Kurbanlar kesilmiş Tanrı Poseidon’a, şenlikler yapılmış, yine neşelenmiş tüm Işık Ülkesi halkı. Ama Poseidon’un kızdığı o günden sonra içlerine dek gemilerin yanaştığı bir liman olan Patara kumlar altında kalmış Sadece kent girişinde tiyatro ve Likya lahitleri kalabilmiş günümüze.

TLOS 

          Eşen Çayı’nı takip edip güneye doğru yönelince Yakaköy ve Döğer köyleri arasındaki Tlos antik şehrine ulaşılır. Tlos kenti Xanthos, Pınara, Krafos ve Tlos kardeşlerden Tlos adına kurulmuş, zamanla Likyalıların altı önemli kentinden birisi haline gelmiş.

          Kazara avda kardeşini öldüren genç ve yakışıklı Bellerophon ülkesini terk etmiş. Gittiği ülkenin Kralının karısı Likya ülkesinin kralının kızı imiş. Kadın bu genç ve yakışıklı delikanlıya gelir gelmez aşık olmuş ama aşkına karşılık bulamamış. Hırsından şaşırmış ne yapacağını ve kral kocasına şikayet etmiş Bellerophon’u namusuna göz dikti diye. Kral konuğu olan yabancıyı öldürmek istememiş ve eline üstünde ölüm işaretleri olan bir mektup vererek Likya Başkentinin Kralı olan kayınpederine göndermiş genci.

          Likya Kralı damadının gönderdiği konuğu günlerce ağırlamış şenliklerle toylarla. Günler sonra damadından gelen mektubu açmış. Mektupta olayı anlatan damadı gencin öldürülmesi gerektiğini yazıyormuş. Likya Kralı evine gelen konuğu öldüremezmiş,yakışmazmış krallığına. Sonunda kendince bir çözüm bulmuş

          Likya ülkesini tehdit eden bir canavar varmış. Likya kralı ağzından alevler saçan, aslan başlı, keçi gövdeli, yılan kuyruklu bu canavarı öldürmesini istemiş Bellerophon’dan. Hiçbir şeyden habersiz olan genç kendisine türlü hürmet gösteren yaşlı kralı kıracak değil ya kabul etmiş bu isteği.

          Bellerophon gitmiş kahinlere danışmış. Kahinler de gence tapınağa gidip orda bir gece geçirmesini söylemişler. Tanrılara adaklar adamasını da tavsiye etmişler.

          Tapınakta uyuyan gencin güzelliğine dayanamayan Tanrıçalar ona Pegasus’un gemini vermişler.Pegasus uçan bir atmış,bakanı taşa çeviren yılan başlı kadının kesilen başının kanlarından doğmuş.

          Bu atı tanrıçalar, sanat perilerine vermiş ve Pegasus da sırtına sadece bu perileri ve sanatçıları bindirmiş bundan sonra.

          Belerophon, elinde tanrıçaların verdiği gemle Pegasus’u aramaya koyulmuş. En sonunda bir pınarın başında Pegasus’u görmüş. Gemi atın başına atmasıyla atın sırtına binmesi bir olmuş.

          Bellerophon, Pegasus’la göklerden aşağı inerek canavar Şimera’ya saldırmış. Canavarla savaşı günlerce sürmüş. Bellerophon’un attığı okların kurşun uçları canavarın ağzından çıkan alevlerde eriyerek boğazını kapatmış ve canavar ölmüş. Likya Bölgesi de Bellerophon sayesinde bu canavardan kurtulmuş.

          Canavarı öldürdükten sonra, Likya kralı genci Amazonların üstüne göndermiş. Bu işi de başaran Bellerophon kendisine verilen daha birçok güç işi başarmış. Bu süre içinde suçsuzluğu anlaşılan genci, Likya Kralı küçük kızıyla evlendirmiş kendine damat yapmış.

          Kazandığı başarılardan başı dönen Bellerophon bir süre sonra Olimposlu tanrıları küçük görmeye başlamış. Buna kızan Tanrılar da bir at sineği göndererek Bellerophon’un atı Pegasus’u sokmasını sağlamışlar. Canı yanan at üstündeki genci şahlanarak üstünden atmış. Göklerden yuvarlanan Bellerophon toprağa düşmüş, topal ve kör olmuş. Bir müddet bu şekilde yaşadıktan sonra, kimseden habersizce ölmüş.

          İşte Bellerophon ve tüm kahramanlık hikayeleri Tlos’ta kaya mezarlarına oyulan kabartmalarla anlatılmış insanoğluna.

HAYALET MAHALLE

          İncirköy yakınlarındaki Beyköy adlı mahallede İncirköy’den de önce yaşanmıştır. Kalabalık bir nüfusa sahipmiş o dönemlerde. Vaktin birinde köye bir ermiş gelmiş, su istemiş köylülerden de onlarda bir bardak su vermemişler ermişe. Kızmış ermiş, alınmış bu duruma. “Yedi evden ileri gidemeyin” diye ilenmiş mahalle sakinlerine.

          O zamandan bu zamana köy boşalmış. Beyköy’de şimdi kimse oturmuyor. Camii, evleri, sarnıcı ve belendeki musluğu ile hayalet bir şehir görünümündedir şimdi mahalle. Kullanılmayan evlerinin duvarlarında,ocaklıklarının içinde incir ağaçları bitmiş.



A.Çelikkanat

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

19/6/2008 - AYRILIK

YILLARDAN SONRA
SICAK BİR AKŞAM ÜZERİ
SICAKLIĞIMI KAYBETTİM
AYRILDIK

A.Çelikkanat

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

6/6/2008 - SAHRAYİCEDİD CAMİ - ERENKÖY

TARiHi SAHRAYiCEDiD CAMi


*Kadiköy ilçesi’nde ,Erenköy de ,Sahrayicedid Mahallesi ‘nde Fahrettin kerim Gökay ve şemsettin Günaltay caddelerinin kesiştigi yerdeki üçgen ada üzerinde ,Kadiköy –Bostanci istikametinde sol tarafta yer almaktadir. Metni ‘hakki’mahlaslı bir şair tarafından hazırlanan ta ‘lik hatlı kitabesine göre ,bu bölgenin giderek kalabalıklaşmasından doğan ihtiyaç sebebiyle ,ahırkapı da bulunan ve ‘şadırvanCami ‘ olarak tanınan caminin yol genişletmek amacıyla yıktırılması üzerine ,devlet ödeneği ve bazı hayırseverler insanların yardımıyla 1292/ 1875 ‘te inşa edilmistir. Cami esas itibariyle ,6 m çaplı bir kubbe ile örtülü ,içten ve dıstan sekizgen planlı ,önündeki düz çatılı bir son cemaat yeri bulunan ,küçük ölçülü ,özenli bir yapıdır.19.yy ‘dan birkaç örnekle tanınan bu sekiz gen sema sahrayicedid camii’nde günümüze kadar yapılan eklerle ,değişikliğe uğrayarak gelmiştir.

 

SAHRAYICEDiD TARİHÇESİ

Kadiköy ilçesi ‘ne bagli mahalle.Doğusunda Küçükbakkkalköy ve içerenköy; güneydoğu ve güneyinde Kozyatagi ;güneyinde Erenköy;batisinda Merdivenköy ,kuzeyinde 19 Mayıs ve Yeni Sahra mahalleleri vardır.E-5 Karayolu mahallenin kuzeyinden geçer. Daha önceleri kireç ocakları ile kapli olan kirsal alanin komsu Merdivenköy ‘deki yogunlasmayi takiben 19.yy ‘in ilk yarisinda iskan edilmeye basladigi sanilmaktadir.1877 ‘de istanbul Belediye sinirlari içinde yeni muhtarliklar kurulurken ,Erenköy ve sahrayicedid semtlerinin birlestirilmesiyle olusturulan yeni mahallenin adi sahrayicedid olmus,daha sonra 1930 ‘ da Kadiköy ilçesinin kurulmasi sirasinda sahrayicedid mahallesi yeni oluþturulan Erenkoy Bucagý’na baglanmistir.1934 tarihli sehir rehberinde Yelkenli Degirmen Sokagý ile içerenkoy –Üsküdar yolu arasında uzanan dar üçgeni kapsayan Sahrayicedid mahallesi,yer isimlerinin Türkçelesmesi ile birlikte YeniSahra adını aldı.1950 ‘lerde E-5 karayolunun geçmesi ile yol çevresinde baslayan yogunlasmadan sahrayicedid Mahellesi de etkilendi;ancak mahalle o dönemlerde hala Kadiköy yakasýnýn az nüfuslu yerleri arasındaydı.1965 ‘ Erenköy ve Kızıltoprak bucaklarının ayrılarak ayrı ayrı mahalleler kurulmasi sırasında saharayicedid tekrar Erenkoy Mahallesi’ne 1974 ‘te dogrudan Kadıköy ilçesine baglandı.Genisleyen mahalle 1984 ‘te iki ayrı mahalleye ayrıldı. Mahalle, 1972 ‘de Kızıltoprak-Bostancı Bölgeleme imar Planı ‘nın onaylaması ve 1973 ‘te Bogaziçi Köprüsü ‘nün açýlmasi takiben Büyük bir geliþme gösterdi.Burada büyük bloklar halinde modern konut siteleri oluþmaya bagladı.Bugün Sahrayicedid Mahallesi gecekondulasmanın az oldugu ,buna karsılık çok katlı binaların,sitelerin,oldukça lüks konutların oluþturdugu modern bir yerlesim bölgesidir.E-5 Karayolu boyunca gelisen ticaret merkezleri ,Metro ,Carrefour gibi Büyük alısveris merkezelerinin yakınlıgı ,bölgeyi daha da canlı hale getirmistir .Atatürk Caddesi,Bayar Caddesi,inönü Caddesi gibi 3 Ana caddeye sahiptir Bu caddeler kısa sürede bankalarin ,döviz sirketlerinin restoranların ,mobilya firmlarının ve seçkin firmaların gözdesi olmustur .Sahrayicedid mahallesinde emniyet müdürlünün olması sebebi ile güvenlik açısından, E-5,TEM karayolu ve minübüs yolunun buraya baglantılı olması sebebiyle ulasım acısından, bircok isyerinin Seçkin Magazalarin burada olmasi daha çok konut anlaminda ailelerin tercih ettigi 1980 Nüfüs Sayimı’na göre 12.828 kisi günümüzde de yaklasık 100.000 kisinin yasadıgı tahmin edilen bir semttir.

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

22/5/2008 - DOST BİLDİKLERİM-Ümit Yaşar Oğuzcan

Kategori: edebi

DOST BİLDİKLERİM


Sanırdım gündüzdü onlarla gecem
İçimde ümitti dost bildiklerim.
Ne zaman yıkılıp yere düştüysem
Bırakıp da gitti dost bildiklerim.

Hepsi varken baharımda, yazımda;
Kışın bir burukluk kaldı ağzımda,
Seneler senesi oysa gözümde
Cihana eşitti dost bildiklerim.

Nerede o sözlere kandığım günler?
Her gülen yüzü dost sandığım günler;
Acıdan kahrolup yandığım günler
Ta canıma yetti dost bildiklerim.

Meydana çıkalı asıl çehreler
Aydınlanmaz oldu artık geceler
Yalanlar tükendi, indi maskeler
Birer birer bitti dost bildiklerim.

Korkar oldum bana "dostum" diyenden
Yoksa yok olandan,varsa yiyenden
Ne onlardan eser kaldı ne benden
Beni benden etti dost bildiklerim.



Ümit Yaşar OĞUZCAN

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

20/2/2008 - KARINCALAR

Kategori: HAYVANLAR

Bu böceğe benzeyen ama böcek olmayan yaratıklar hakkında çok az şey bilinmektedir. Karıncalar evlerimize geldiklerinde bıktırıcıdırlar, yiyeceklerimizi kirletirler, zarar verirler, kumaşları, derileri veya tahtaları yerler veya deler geçerler. Ahşap yapıları çürütüp, yuvalar yaparlar. Bazen karıncalar tarafından sokuluruz, canımız yanar ama saldırgan değildirler. Çeşitli isimlerle adlandırılırlar; firavun, hayalet, marangoz, ateş, çılgın, hırsız, kocakafa ve akrobat karıncalar gibi... Karıncalar öteki böceklerden ayrıdırlar, bellerinin inceliği, bir veya iki mafsallı olmaları onlara özgündür. Eklemli antenleri vardır, ikisi önde ve büyük olan ikisi da arkada ve küçük olan dört kanatlı türleri vardır. İnsanlar bazen onları termitlerle karıştırırlar oysa termitlerin belleri kalındır ve eşit boyda dört kanatları vardır. Karıncalar sosyal canlılardır, işçiler, kraliçeler ve erkekler olarak üç türe veya sınıfa ayrılırlar, en önemli yetenekleri koloniler kurabilmeleridir. İşçi karıncalar kısır dişilerdir nadiren kanatları vardır, bir işçi karınca hem inşaatçı, hem savunucu, hem de yeni doğmuş karıncaların, yumurtaların ve kraliçenin bakıcısıdır. Kraliçeler normalde kanatlıdırlar ama çiftleştikten sonra kanatlarını kaybederler, temel görevleri çiftleşmektir, bazı özel karınca türlerinde kraliçe işçi karıncaların ilk yumurtalarını yiyerek beslenir ve özel bir salgı çıkarır, bir kraliçe karınca uzun yıllar yaşar ve genellikle kendi kızı olan bir kraliçe ile yerini değiştirir, bazı türlerde birden fazla kraliçe olduğu da görülür.

Cinsiyetsizler ve cinsiyet değiştirenler

Erkek karınca genelde kanatlıdır ve ölünceye kadar kanatlarını koruyabilenleri görülür, tek özelliği çiftleşmek ve kısır dişiyi dölleyerek yumurtlar hale getirmektir, çiftleşmenin ardından erkek karınca ölür. Erkekler küçükken zengin yiyecek rezervlerinin toplandığı çok geniş koloniler oluştururlar ama erişkin hale geldikten sonra koloniyi terk ederler. Tüm karıncaların yaşamları yumurta, larva, pupa ve yetişkin aşamalarından oluşur. Yumurtalar mikroskopiktir, karınca yumurtadan çıktıktan sonra bacaksız larva halindedir, işçiler tarafından beslenir, işçi karınca larvayı önce sıvı yiyecekle besler, larva biraz büyüdükten sonra çiğneme, emme ve yutma yetenekleri kazanır. Pupa bir yetişkin gibidir ama daha yumuşak, renksiz ve hareketsizdir. Bazı türlerde Pupa, bir kozanın içinde yaşar, genelde altı haftayla iki ay arasında bir karınca gelişir.

Kraliçenin ülkesi

İki temel yöntemle yeni koloniler kurarlar, kanatlı olanları uçarak uygun buldukları yerde kümelenirler ama en çok görülen yöntem dişi ve erkek karıncaların çiftleşme uçuşu yapmak için yuvayı terk etmeleridir. Döllenmiş kraliçe bir çukur veya boşluk bulur ve yerleşerek işçi karıncaları yumurtlamaya başlar. İlk yumurtalar kraliçenin beslenmesi içindir ve zaman geçtikçe koloni ortaya çıkmaya başlar, hızla sayıları artar ve yuvayı genişletmeye başlarlar. Bazı kraliçeler Atta türünde olduğu gibi (Yaprak kesiciler) yumurtalarını yeme konusunda aşırıya kaçarlar ve bu yüzden çok irileşirler ama yeterince işçi karınca üredikten sonra artık kraliçenin sorunu kalmaz. İşçiler hızla yayılırlar, yiyecek toplamaya ve yumurtalara bakmaya başlarlar. Artık kraliçenin yapacağı tek iş yumurtalarını çoğaltmaktır. Normalde binlerce kanatlı kraliçenin çok azı hayatta kalır, çoğu kuşlar ve böcekler tarafından yenirler, bazıları ise yeterince yumurtlamayı başaramadığından açlıktan ölür. Oğul vermek birden fazla kraliçe olduğunda görülür, yani yeni bir koloninin kurulması için kraliçenin birden fazla olması gerekir. Bazı farklı karınca türlerinin koloniler halinde bölündükleri de görülür, örneğin firavun karıncaları, bazı ateş karınca türleri, hayalet karıncalar böyle davranırlar.


Yiyecek alarmı

Karıncalar hemen her tür yiyeceği yerler hatta alıştıkları ve aradıkları özel tatlar vardır, ateş karıncaları bitkilerin özsularını, şekeri, proteinleri, yağları, tohumları, bitkileri ve böcekleri yemeyi sever. Firavun karıncaları sadece şeker, protein, yağ ve böceklerle beslenirler. Marangoz karıncalar ise şeker ve böcek yerler. Karınca yiyeceğin yerini raslantısal aramayla bulur, görevli izci karınca yiyecek bulduğunda taşıyabilirse alıp götürür ama taşıyamayacağı kadar büyükse bir parçasını koparır ve yuvaya taşır. Yolda giderken rasladığı tüm işçileri kışkırtır, heyecanlandırır ve yiyeceğin kalanının olduğu yere hemen gitmeleri için haber verir. Bu olay inanılması güç, muhteşem bir iletişimdir ama yiyeceğin elde edilmesinin dışında neden heyecanlandıkları ve telaşa kapıldıkları bilinmemektedir. Bazı türler özel bir koku bırakırlar ve bu koku izi sayesinde ötekiler yiyeceğin yerini bulabilirler. Her karıncanın suya ihtiyacı vardır ve bunun için gerektiğinde çok uzaklara gider, işçiler midelerinde taşıyarak yuvaya su getirebilme yeteneklerine sahiptirler.

Karınca ilk yardımı

Karıncaların bir aile gibi yaşayan sosyal canlılar olduklarının en iyi kanıtı yuvaları yani kolonilerdir. Dünyanın birçok yerinde 4.500 karınca türü belirlenmiştir. Yağmur ormanlarında bilinmeyen türlere raslanmaktadır ama yağmur ormanlarının tahrip edilmeleri nedeniyle yeni türler belirlenememektedir. Yuvaları çoğu zaman toprağın altındadır ama ağaçlarda hatta evlerde bile kolonileşirler. Özel yiyecekler üretebilen insan dışında tek canlı türü onlardır, mantar yetiştiren Yaprakkesici karıncalar yaprakları keserler, parçaları yuvaya getirirler ve gübreleyerek mantar bahçeleri oluştururlar. Hasatçı karıncalar sık sık tarlaları dolayarak özellikle çim tohumlarını toplarlar. Özel işçiler bu tohumları çiğneyerek kırarlar ve ötekilerin yemesi için hazırlarlar. Bazı türler yaprak bitlerinin ifrazatı olan şekerli akışkan maddeyi yerler veya saklayıp korurlar. Balküpü karıncaları bitkiözü taşıyan dev konteynırlara benzerler. O kadar çok miktarda bitki özünü vücutlarına depolarlar ki, hareket edemezler. Kolonilerin orduları ve sürücü karıncalar milyonlarca işçiden farklıdırlar, görevleri ayrıdır. Koloni evresini çoğu zaman göç evresi izler. Tüm koloni kraliçeyi ve yeni doğmuşları koruyan iri asker karıncaların koruması altında yola çıkarlar, asker karıncalar yollarına çıkan herşeyi öldürürler, ordunun ve sürücülerin geçtikleri yörede yaşayan tek bir böcek kalmaz. Hatta uçamayan yavru kuşlar, kertenkeleler veya diğer küçük hayvanlar eğer kaçmazlarsa ölümden kurtulamazlar. Yürüyen koloni bazen geçici yuvalar kurar ama in ilginci bazı türlerin kurdukları örgütlerdir. Amazon karıncaları yeni yetme karıncaların bir kısmını ötekilerin olgunlaşmaları için köle gibi kullanırlar. Tüm karıncaların yaptığı "trophallaxis" yani birbirlerini besleme sistemi içerik olarak kimyasal uyarıcı işlevini görür, bitkin, yorgun ve aç karıncalar, ötekiler tarafından bu şekilde beslenirler. "Trophallaxis" eşi olmayan bir yardımlaşma sistemidir ve karıncaların bunu yapmaları için ikinci ve özel bir mideleri daha bulunur.

Yuva ve koloninin yaşamı
Coğrafi alışkanlıklar, büyümenin doğal koşulları ve sınırları, farklı istemler yuvanın yani koloninin yerini belirler çünkü koloninin yeri karıncanın yaşamındaki en önemli yerdir. İstemler birbirlerinden çok farklı yuva türlerini oluştururlar. Göze fazla çarpmayan bir yerin bulunması ilk istemdir, bunu koloni yaşamının doğal olarak genişleyebilmesi için uygunluk istemi izler. Yiyeceğin getirilebilmesi, yumurtaların, yavruların ve kraliçenin uygun iklim koşullarında korunmaları önemlidir. Yuva bu amaçlar için kendi içinde özgün yuvalar içerir, küçüklerin korunma alanları vardır. Bazen farklı tiplerde böcekler ve böcek larvaları kullanılarak yumurtaların ve yavruların üstleri örtülerek kamuflaj yapılır. İlk bakışta karmakarışık bir ortam görülür ama gerçekte sistem çalışmaktadır. İşçiler sürekli olarak yuvanın havasını ayarlarlar. Yumurtalar, larvalar ve pupalar yuvanın çeşitli yerlerine taşınarak gerektiği gibi havalandırılırlar. Hava kanalları havanın durumuna göre açılır ya da kapatılır. Isı arttığında yumurtalar ve yavrular yuvanın alt katlarına taşınırlar, soğuk havalarda güneşin ısısından yararlanmak için yuvanın tepesinde kubbeler inşa edilir. Askerler girişi korurlar ve yüklerini getiren işçileri kontrol ederler. İşçiler sorumluluklarını yerine getirdikten sonra tekrar çıkışa yönelirler, bazı işçiler yuvanın temizliğinden sorumludurlar, pupaların koza artıklarını, böcek kalıntılarını ve yaşlı karıncaların ölülerini dışarıya atarak yuvayı temiz tutarlar. Kubbeler ve labirentler tükürük benzeri bir salyanın toprağa karıştırılmasıyla yumuşatılırlar, bazı yuvaların tepesi ısının daha etkin olabilmesi için özellikle kubbe şeklinde inşa edilir. Bu tür bir kubbe güneşin radyasyonunu sabah ve akşam saatlerinde üç kez daha fazla emer, bu oran aynı boyuttaki düz alandan daha çoktur. Kışları avantaj tersine döner ve karıncalar bu kez yuvanın altlarına giderek birikmiş ısıyı kullanırlar. Toprak yuvalar çok büyük olabilirler, 100 metre derinliğinde, 8 m2 genişliğinde olanları görülür, 80 cm derinlikte bir metre çapında çember biçiminde bir kanal vardır, bu alanda gelen ve giden karıncalar bulunur. Daha derinlerde mantar yetiştirme alanları ve sonra da yavrular alırlar. Dikkat çeken bir diğer sistem yaşamsal önem taşıyan ve karbon dioksitle, amonyağın dışarı atıldığı hava kanallarıdır. Tahıl yiyen karıncalar toprak yuvalarını ikiye bölerler. Üst bölümde yaz aylarında tohumlar kurutulur ve kolayca kırılacak hale gelirler, alt bölüm ise daha rutubetlidir. Kızıl karıncalar ise kısmen yer üstünde, kısmen yer altında birleşik yuvalar kurarlar, yer üstündeki yuva dal parçaları, iğne çam yaprakları, ot parçaları ve yosunlardan yapılmıştır

Milyarlık karınca orduları

Bir diğer yuva yeri ağaçlardır; ağaç kabuklarının altları, kırık dalların içleri , çürümüş gövdeler toprak gereksinmeksizin koloni uçin uygundurlar. Ağaç karıncaları örneğin Caponotus Herculeanus adlı tür sağlıklı ağaçları sever ve aynen toprak altında olduğu gibi ağacın içini oyarak koridorlar oluşturur. İlginç olan ağacın ölmemesidir, radyoaktif iyonla beraber ağacın öz suyu karıncaları besler, 130 m2´lik bir alanı kaplayan 12 ağaçlık kolonilere raslanmıştır. Dorylus cinsi karınca ordularının kurdukları kolonilerin sayısı milyonlara ulaşır, çok büyük yiyecek stoklarına ihtiyaçları vardır ve yuvaları kalıcı değildir. Bu kadar büyük bir birikime yuvalar bile dayanamaz, bunun savaşçı karıncalar özellikle toplanma dönemlerinde açıkhava yuvaları kurarlar. Ortada kraliçe ve yumurtalar olmak üzere birbirlerine tırnaklarıya tutunan milyarlarca karınca bedenleriyle iletişim kurarak üstüste yığılarak dev kümeler oluştururlar. Yuvanın koridorları karınca bedenlerinden oluşur ve taşımacılık ve yumurtaların havalandırılması buralardan yapılır. Sabahın erken saatlerinde tüm koloni kaynaşmaya başlar, kraliçe işçiler tarafından taşınır, larvaların ve pupaların yiyecekleri asgariye indirilir, koloni yer değiştirmeye hazırlanmaktadır, kraliçenin bıraktığı sayısız yumurtanın larvalara dönüşmesiyle koloni yola çıkacaktır.

Bal depoları

Balköpüğü karıncaları normal işçilerden farklıdırlar, kursaklarını balla doldururlar, kursakları esnektir ve içlerini kıpırdayamayacak kadar doldururlar. Bu stokları ancak yeni doğmuş karıncalar kullanabilir, bal yabanarılarının safralarından toplanır. İşçilerin kursakları dolunca yuvaya dönerler veya getirilirler, önce onların karınları doyurulur ve kalan bal köpükleri özel depo odaların tavanlarına asılır, bu odaların tavanları özel olarak pürüzlü yapılır. Balköpüğü karıncalarının amacı nedir? Göründüğü kadarıyla safralardaki tatlı sıvı tercih edilen bir yiyecektir. Yabanarılarının üreme zamanları kısıtlıdır ve safraları geçicidir, bunun için elde edilen rezerv çok önemlidir. Bir yuvada binlerce işçinin oluşturduğu 600 bal köpüğü sayılmış ve 1000 köpüğün yaklaşık 400 gr. bal içerdiği hesaplanmıştır. Bir diğer neden bu tür karıncaların çölümsü yerlerde yaşamalarıdır, bitki özü bulmaları zordur ve bunun için bal stoklarına ihtiyaç duyarlar. Avustralya´daki ilkel yerliler Balköpüğü karıncalarının bal köpüklerini toplayarak alkol yapımında kullanırlar. Bilindiği gibi bal tıp alanında da kullanılır ve bunun için balsam yani pelesenk ağaçlarından yararlanılır.

Hasatçılar

Hasatçı karıncaları izlediğinizde işçilerin yuvanın girişine gelerek küçük toprak duvarlar inşa ettiklerini görürsünüz. Uzun sıralar halinde kırlara ve tarlalara gidip gelirler. Dönüşte her biri farklı tohumlar taşımaktadırlar, bazıları küçük, bazıları ise bir karıncadan çok büyüktür. Bazı çok iri karıncalar toprak kırıntılarını ve taş parçacıklarını da yuvaya getirirler. Buna karşın yuvadan çıkan karıncaların ise içi boş tohum kabuklarını taşıdıkları ve dışarda yakın bir yere götürüp bıraktıkları görülür. Bazen tohumları dışarda kesip parçalarlar, tohumlar çoğu zaman bitkilerden toplanır ama bazen öteki Hasatçı karıncalardan veya onların depolarından çalınırlar. Karınca tohumu ayıklar ve kabuğunu çıkarır sonra güneşte kurutur ve yuvanın derinliklerine götürür, tohumlar asla filizlenmezler çünkü karıncalar üzerlerine bir örtü yayarlar. Bu örtü karıncanın kendi oluşturduğu bir guddesel ifrazattır, tohum kolayca kırılabilir kahverengine döndüğünde örtüye gerek kalmaz. İçindeki nişastanın şekeri ayrıştırılır, içerdiği proetinler ve yağ karıncalar tarafından özel bir rejim yapılırmışcasına yenilir.

Mantar üreten karıncalar

En gelişmiş beslenme türlerinden birisi Mantar Üretici Karıncalarda görülür, bu tür doğal maddeleri yiyerek yaşamaz, kendi yetiştirdiklerini yer yani bir tür çiftçidir. Çalılara ve ağaçlara diziler halinde tırmanarak yapraklardan küçük dairesel parçalar keserler, bunları birbirlerine aktararak yuvalarına taşırlar, yuvada özel olarak hazırlanmış ve hatta yalanarak sterile edilmiş yerler vardır. Yapraklar çiğnenerek lapa haline getirilirler. Koridorlarda beyaz kabuklar görülür, içleri protein doludur ve çalışanların aç kalmamaları için hazır tutulurlar. Çok küçük boydaki işçi karıncalar lapa hazırlamayla görevlidirler, lapa besleyici özelliğini yitirdiğinde, küçük kahverengi parçalar halinde boş bir alana taşınır. Bu alan taze yaprak parçacıklarıyla tıkabasa doldurulmuştur. İşte mantar burada oluşur ve koloniden koloniye taşınır. Genç kraliçe düğün uçuşundan evvel bu mantardan küçük bir parça alır ve saklar ve yeni yuvası için ilk mekanı bulduğunda mantar parçasını tükürür ama parça çok hızlı büyüse de gübreye ihtiyacı vardır, o zaman kraliçe mantarın dış yüzünde küçücük yırtıklar açar ve oralara karnından çıkardığı sıvıyı minik damlacıklar halinde akıtır. İlk yavru doğana kadar kraliçe asla bu mantardan yemez ama yumurtalarının % 90´ını yer. Yeni yuvanın yedek besin deposunu bu mantar oluşturacaktır hatta yeni doğan ilk larva bile yine yumurtalarla beslenir.

Amansız avcılar

Böcekler, örümcekler ve tırtıllar karıncaların yiyecekleridirler. Onları canlı yakalarlar veya komaya sokarak saklarlar. Ölü kuşlar ve fareler de karıncaların avı olurlar, ormanlarda kızıl karıncalara Sağlık Polisi denmesi boşuna değildir. Ağaçların alt kesimlerinde ve yerde kızıl karıncalar zarar verici ve çürüyebilen hiçbirşey bırakmazlar. Ormanda yürürken gördüğünüz karınca dizileri başlarında her yönü kontrol eden avcıların bulunduğu sürülerdir. Avcıların birisi bir av gördüğünde hemen ona yönlenir ve yiyecek potansiyelini kontrol eder eğer av yararlıysa avcı derhal hücuma geçer ve aynı anda da yardım sinyallerini gerideki sürüye yollar. Av ne kadar direnirse dirensin alarm verilmiştir ve destek hemen gelir, av hemen ölmeli ve en kısa zamanda yuvaya taşınmalıdır eğer taşınamayacak kadar büyükse hemen orada parçalanmalıdır. Kazıl karıncaların av alanı yaklaşık bir hektardır ve bu alanın her santimini bilirler. Larvaların iyi yetişmesi için en enemli besin zengin proteinler içeren ettir. Bazen av içeri alınmaz, parçalanır, fazlalıklar atılır, işçiler tarafından yenir ve yuvaya dönülerek ötekilere trophallaxis yapılır. Karıncalar evrenin en büyük avcıları Sürücü ve Ordu karıncalarıdır, çevrelerindeki herşeyi yerler, aslında karıncalar dünyanın en iyi devriyeleri ve askerleridirler, tüm doğal ortamı kullanırlar her biri tam bir gerilladır. Kendi bedenlerinden köprüler yaparak, ırmakları aşarlar, dev örümcekleri, akrepleri yüzlercesinin canı pahasına kahramanca savaşarak öldürürler. Göç eden dev karınca orduları insanlar için de tehlikelidirler çünkü sayıları çok fazladır üstelik tek amaçları kraliçenin ve larvaların beslenmesi için çok sayıda değişik av alanları bulmaktır. Tüm bu yazılanlar doğanın en büyük harikası sayabileceğimiz karıncaları anlatmaya yeterli değildir, amaç araştırmaya yönelik ipuçlarını sunmaktı. Karıncaların iletişim sistemlerini çözmeye çalışan bilim adamları vardır ve bir gün insanlarla, insandışı tek sosyal amaçlı canlı olan, yardımlaşmayı bilen ve iletişim kurabilen karıncalar arasında bir ilişkinin kurulacağına inanmaktadırlar.

Karıncalar hakkında * Bir karınca yuvasına günde 2.400 böcek taşır.

* Dört satır okuduğunuzda dünyada 40 insan ve 700 milyon karınca doğmakta, 30 insan ve 500 milyon karınca ölmektedir.

* Karınca boyu 0.01 ile 3 cm arasında değişen, ağırlığı 1 ile 150 miligram arasında, sperm hücrelerinin sayısına göre dilediği kadar yumurtlayan, herşeyi yiyen ve nüfusu milyarların çok ötesine varan bir böcek türüdür.

* Karıncalar dünyamızın 150 milyon yıl önce doğan ilk bilinçli hakimleri ve ilk toplum kuranlarıdırlar.

* Karıncanın aerodinamizmi mükemmeldir. Her eklem mekanik bir harikadır, Deri ve kabuk kısımları sanki bir bilgisayarın yardımıyla yerleştirilmiştir. Üçgen kafası havayı deler, uzun ve bükülebilen bacakları toprakta yürürken bedenin rahat bir şekilde yaylanmasını sağlar sanki spor bir otomobil gibidir. Pençeleriyle tavanda yürüyebilir, gözleriyle 180 derecelik bir çevreyi görür. Antenleriyle bizim göremediğimiz binlerce bilgiyi ve uç kısımlarını çekiç gibi kullanır. Karnı keseler ve boşluklarla doludur, oralarda gerekli maddeleri stok eder. Çeneleriyle keser, sıkıştırır ve yakalar. Bedenindeki muazzam boru sistemi kokusal haberlerin depolanmasını sağlar.

* Arjantin karıncaları ilk kez 1866´da Buenos Aires´de görüldüler. 1891´de ABD´de, 1908´de Güney Afrika´da, 1910´da Şili´de, 1917´de Avustralya´da ve 1920´de Fransa´da ortaya çıktılar ve Fransa´nın güneyinde ortaya çıkar çıkmaz yöredeki tüm yerli karıncalara karşı savaş açarak onları yendiler. 1960´da İspanya´da, 1967´de Roma´da görüldüler, 1990 sonlarında ise kuzey Avrupa´ya doğru yayıldıkları belirlendi.

* Karıncalar insanlardan daha kalabalıktırlar. Daha çok siteleri vardır ve çevreye daha uygun yuvalarda yaşarlar. Hiçbir insanın yaşayamayacağı kuru, buzul, sıcak veya nemli bölgelerde yaşarlar. Bizden yüz milyon önce de vardılar ve atom bombasına bile dayanıklı oldukları hatırlanırsa bizden yüz milyon yıl sonra da varolacaklar. Onların tarihinde bizler sadece üç milyon yıllık bir raslantıdan ibaretiz. Bir gün dünyadışı canlılar dünyamıza inerlerse şaşırmayacaklar ve kuşkusuz karıncalarla konuşmaya başlayacaklardır çünkü onlar dünyanın gerçek sahipleridirler.

* Karıncaların bulunmadığı 1 km2´lik bir toprak parçası yoktur

 

Karınca kolonisi

 

Karınca Yuvası

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

8/2/2008 - BENİ UNUTMA

Kategori: edebi

BENİ UNUTMA

Bir gün gelir de unuturmuş insan
En sevdiği hatıraları bile
Bari sen her gece yorgun sesiyle
Saat on ikiyi vurduğu zaman
Beni unutma
Çünkü ben her gece o saatlerde
Seni yaşar ve seni düşünürüm
Hayal içinde perişan yürürüm
Sen de karanlığın sustuğu yerde
Beni unutma
O saatlerde serpilir gülüşün
Bir avuç su gibi içime, ey yar
Senin de başında o çılgın rüzgar
Deli deli esiverirse bir gün
Beni unutma
Ben ayağımda çarık, elimde asa
Senin için şu yollara düşmüşüm
Senelerce sonra sana dönüşüm
Bir mahşer gününe de rastlasa
Beni unutma
Hala duruyorsa yeşil elbisen
Onu bir gün benim için giy
Saksıdaki pembe karanfilde çiğ
Ve bahçende yorgun bir kuş görürsen
Beni unutma
Büyük acılara tutuştuğum gün
Çok uzaklarda da olsan yine gel
Bu ölürcesine sevdiğine gel
Ne olur Tanrıya kavuştuğum gün
Beni unutma..
ÜMİT YAŞAR OĞUZCAN

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->
Google
Image Hosted by ImageShack.us

Hakkımda

Kategoriler

Arkadaşlarım

blondy
busecegunler
baris59
gesiliavcimehmet
matrakiye

BLOG VEYA SİTENİZİN

TRAFİĞİNİ ARTTIRIN